14 Mart 2025 Cuma

P°33 - Quantum Kampı (1)

 Sylvia elindeki şişeleri masaya bırakırken "Biraz daha buz getirebilir misin Bruce?" diye seslendi. Sofra zengindi, zeytinyağlı fava, sarımsaklı börülce salatası, yaprak sarma, haydari, şakşuka, Girit ezmesi, sigara böreği, peynirler... Boş bir tabağın üzerindeki temiz çatalı alıp tabağın sol tarafına koydu. Rakı, şalgam, ev yapımı meyve suyu. Tastamam rakı sofrasıydı işte. 

Bruce bir elinde taşıdığı buz kovasıyla sürgülü kapıyı açtı. Misafir geldiğinde ayakkabılarıyla eve girip çıkabiliyor olduğu için çok memnundu. İçeri girerken arkaya dönük bıraktığı terliği, dışarı çıkarken giymeye çalışırken ayakları karışıyor, tek ayağıyla dengede kalmaya uğraşırken diğer ayağıyla terlikleri döndürmeye çabalıyor, her seferinde dengesini kaybediyordu. "Ellie ve Jules geldiler, soğuk baklava getirmişler." dedi ağzı kulaklarında.

"Mutluyken ne kadar da yakışıklı görünüyor" diye düşündü Sylvia. Gülümsemek insanı daha çekici kılıyordu. Deri kombinezonlar giyip sigara üstüne sigara yaktığı, melankolik şarkılar dinleyip ciddi görünmeye çalıştığı eski günleri aklından geçirdi. Karamsar bile değildi, ümitsizdi, boş vermişti. Kararmış varilin içinde yanan ateşe gözlerini dikti "her şey değişmekte" diye düşündü. 

Bruce elindeki buz poşetini masadaki buz kovasına döktü. Masa harika görünüyordu. Sylvia'nın ateşin başında düşüncelere daldığını fark edince geçen hafta topladığı ve kuruttuğu ağaç dallarına doğru ilerledi. Kırmızı karıncaların saldırısına uğramış, her tarafı o hainler tarafından ısırılmıştı. Aloeveranın yapraklarından süzdüğü merhemle resmen banyo yapmıştı. Kestiği odunlardan kalınca bir tanesini alıp ateşe attı. Hala canlı kalan karınca varsa, bu onların cehennem ateşidir diye düşündü, kendi kötücüllüğünden utandı. Suçluluk duygusuyla ateşe bir göz atarken mırıldandı : "Hava çok soğuk değil sanki". 

Ellie ve Jules üzerlerindeki montu çıkartmış, yumuşacık görünen polarlara sarınmış, masaya doğru yürüyorlardı. Ellie her zamanki mızmızlığıyla arabayla gelirken önlerine atlayıveren köpek hakkında çemkiriyordu. "Bu insanları hiç ama hiç anlamıyorum. Madem evlat ediniyorsun, onu neden sokağa salıyorsun? Başıboş gezen bu hayvanlara ne olabileceğini neden kimse düşünmüyor? Ya ona çarpsaydık? Ama Sylvia görmen lazımdı, nasıl da tatlı bir şey!" 

Jules Ellie'ye sarıldı, gizliden gizliye saçlarını kokladı. "Şimdilik istediğin kadar çemkir, birkaç duble sonrasın bize şarkı söyleyeceksin" dedi gülerek. Bu kadına aşıktı, ona, onu ilk gördüğünden beri aşıktı. Oysa böyle hislerin filmlerde olacağını düşünerek büyümüştü. İnançsızlıkla ördüğü duvarlara tonoz gibi inmişti Ellie. Sürekli iş peşinde koşmaktan bunalıp değişiklik olsun diye başladığı seramik atölyesinde tanışmışlardı. Sadece güzelliği değil, sadeliği, doğallığı, dobralığı, kendini ifade ederken seçtiği kelimelere yansıyan kıvrak zekası, sesinin tınısı, her şeyiyle tanımıştı onu. Tanımıştı, geleceğini öreceği kadını hatırlar gibi, yeniden bulur gibi tanımıştı. Sandalyesini çekti, "Leydim". 

"Asıl şarkı söyleyecek Ayça bence, nerede o sahi?" diye sordu Ellie. Sevgilisinin kibarlığı onu yatıştırıvermişti. Şanslı olduğunu biliyor, hissediyor ama kabullenemiyordu. İçten içe sorguları, kaygıları, fon müziği gibi peşini bırakmıyordu. Bu gece onları dinlememeye kararlıydı. Masa harika görünüyordu. 

Sylvia ateşin başından seslendi "Hoşgeldiniz kuzularım!" Onlara doğru yürürken ekledi, "Siz biraz gecikince Ayça ırmağa kadar indi." 

Cümlesini bitirmeden gölgesi gittikçe kısalarak onlara yaklaşan silüet belirginleşti."Selam gençler" dedi Ayça. Ateşin başındaki Bruce'la kümelendi. "Aşağısı çok soğuk, ırmağın suyu buz gibi". 

"Hadi masaya gelin, rakı da buz gibi, şimdi içiniz ısınır" diye göz kırptı Sylvia. 

15 Şubat 2025 Cumartesi

P°32 - Alice'in mektubuna cevap

Sevgili Alice, 
Mektubunu okumak beni tahmin ettiğinden daha mutlu etti. Ne kadar büyümüşsün! Olgunlaşan düşünce akışına hayran kaldığımı söylersem yağ çekiyor gibi görünmem değil mi? Ya da klasik teyze muhabbetlerine girdiğimi düşünmezsin? Seni bıraktığım yerden, vardığın noktaya kadar başından geçen ve içinden geçtiğin yolculuğa eşlik edemediğimi fark etmek beni büyük bir pişmanlık içinde bıraktı. Geç kalmış sayılmam değil mi? 

Sorduğun tüm bu soruların, hayatı kendi akışında yaşamanın önüne geçtiğini düşünüyor olmalısın. Belli ki benden yalnızca yalnız kurt genini değil, kaygı penceresini de miras edinmişsin. Sana güzellikler hediye etmek isterdim ama büyümek, bulutlara sarılı yaşamayı değil, yağmurlarda ıslanmayı ve hatta salya sümük yataklarda yatmayı gerektiriyor! Beni kaygılarına ortak ettiğin için teşekkür ederim. 

Kendine yalan söyleme konusuna gelince, bence yazmak, kendine ayna tutmaktır. Sen de kendi aynanda kendi hislerine tüm çıplaklığıyla bakabiliyor gibisin. Biraz felsefeden geçerek bunu açmaya çalışayım:  Aristoteles mantığının çelişmezlik ilkesine göre çelişen iki önerme aynı anda doğru olamaz. Gerçekten de aklımız çelişen iki düşünceyi aynı anda doğru kabul etmekte zorlanır. Örneğin, "mandalina turuncudur" ve "mandalina turuncu değildir" cümlelerinin ikisi de aynı anda doğru olamaz. Hangi önermenin doğru olduğunu anlamak için elindeki mandalinaya bakman yeterlidir. Yalnızca gerçekliğe, yani mandalinanın sahip olduğu özelliğe tekabül eden önermen doğru olacaktır. Fakat Aristoteles mantığı üzerinden çok sular aktı. Bu ilkeye karşı örnek olarak matematik dersinde gördüğünüz mutlak değer kavramını düşünebilirsin. Mutlak değer içerisindeki sayı hem eksi hem de artı olarak dışarı çıkabiliyor değil mi? Ya da karesi alınmış bir x sayısı hem pozitif hem de negatif olabiliyor. Hisler de biraz böyledir. Çelişkili olduğunu düşündüğün hisleri aynı anda barındırdığını kabullenmen gerekir. Üstelik Nadine'e küsmeyip, hele bir de ona kırıldığın noktayı ifade edip, onunla kurduğun arkadaşlığı devam ettiriyor olman, ona da, kendi hislerine de gelişme olanağı sağladığını gösteriyor, ki bu çok olgun bir tutum. 

Hayatımıza giren insanların mükemmel olduklarını hayal ederiz. Hayal etmekle kalmaz, bunu arzu ederiz. Oysa insan ilişkileri engebelidir. İnişleri ve çıkışları kabul edebilmek, pürüzlere rağmen ve onlarla birlikte yol alabilmek gerekir. Bunu yapmayı öğrenemediğimizde ya ebedi bir mağduriyet içinde sıkışmış hisseder ya da karşımızdaki insanın hayal ettiğimiz kadar mükemmel olmadığını fark ettiğimiz her noktayı değiştirmek için onun hayatına müdahale etmeye kalkışırız. Halbuki kimsenin kurtarıcısı olamayız ve kimse de kurtarılmayı beklemiyor. Bunu hak etmiyor da. Sonuçta herkes, tıpkı bizim gibi, kendi yolculuğunun yolcusu. 

İnsan olmaya dair bu çelişkiyi bu kadar erken bir yaşta keşfetmiş olmana çok sevindim. Ayrıca kendi bilişsel mekanizmalarının farkına varıyor olman, ömrünün sonuna gelmiş birçok insanın başaramadığı cinsten bir özbilince sahip olduğunu gösteriyor. Lütfen sorular sormaya ve sorgulamaya, en önemlisi de yazmaya ve kendi düşüncelerini ve hislerini keşfetmeye devam et. Keşfettiklerini benimle paylaşmaya devam edersen de beni çok mutlu edersin. 

Sana biraz kendi çelişkilerimden ve bunlar üzerinde nasıl çalıştığımdan bahsetmemi ister misin? Elbette okuyacakların bu işi başardığım anlamına gelmeyecek. Benim de senin gibi, herkes gibi, yolda olduğumu unutmanı istemem.  

Biliyorsun, doktoraya devam etme planları yapıyorum. Şehir değiştirmem gerekeceği ve bu da biraz masraflı olacağı için biraz daha para biriktirmem gerekiyor. Ayrıca üniversitede derslere devam ederken yaşamımı sürdürebilmek için bir iş bulmalıyım. Bu süreçte doktoraya kabul edilmek için geçmem gereken bilim sınavına da hazırlanmalıyım ama bunu yaparken şu an çalıştığım okuldaki işlerimi aksatmamalı, sınav dönemi yaklaşan öğrencilerimi boşlamamalıyım. Başvuru için tez önerisi yazmam gerektiğinden, bir yandan da çalışmak istediğim konuyu yeteri kadar derinleştirebilmek adına okumalar yapmalıyım. Eğer sınavı geçemezsem ya da tez önerim kabul edilmezse, burada kalmalı mıyım yoksa başvurduğum okullar arasından beni tatmin edecek bir kurumda çalışmak için yine de şehir değiştirmeli miyim? Gideceğim yerde yakın dönemlerde yaşanması beklenen büyük deprem tehlikesini göze almalı mıyım? Kalmaya karar verirsem, şu an yaşadığım küçük kentteki sınırlı iş olanaklarına alternatifler yaratabilir miyim? Gitmek için gerekli koşulları yerine getirebilirsem, gireceğim bu akademik yolculuğu göğüsleyecek yetkinliğe gerçekten sahip miyim? Yoksa arzularım kapasitemi aşıyor mu? Çok sevdiğim bu şehri terk etmeyi gerçekten istiyor muyum? Hayal ettiğim kariyer, ulaşmaya özendiğim toplumsal konumun hayali mi yoksa saf arzularımın, dileklerimin, potansiyelimin bir dışa vurumu mu? Hem gitmek hem kalmak istiyorum anlayacağın ve aynı anda değerlendirmem gereken çok fazla parametre var. Tüm bunlar beni elbette kaygılandırıyor ama yine çelişkili bir şekilde, heyecanlandırıyor da! 

Yine felsefe tarihine dönmek gerekirse, Sokrates dönemlerinde yaşayan ve septikler olarak adlandırdığımız bir grup insan geçmiş bu dünyadan. Bunun gibi kaygı uyandıran soruları "paranteze almayı", yani kutulayıp bir kenara kaldırmayı salık veriyorlar. Bu paranteze alma işlemi aracılığıyla ataraxia'ya, yani ruhsal dinginliğe ulaşılabileceğini iddia ediyorlar. Biraz karikatürize edecek olursak, doğru bilgiye nasıl ulaşılır sorusuna "amaan boşver" yanıtını veriyorlar! Karar vermenin sorumluluğundan kaçtıklarını düşünüyor olabilirsin ama bence hiç de hafife alınacak bir öneride bulunmuyorlar. Neticesinde, henüz karar vermek için zamanım var ve seçeneklerimi değerlendirmemde hiçbir sakınca yok. 

Kendi yetkinliğimi sorguladığım noktaya gelince, neden yapamayayım ki? Daha da önemlisi, yapamazsam ne olur ki? Kişiliğimiz, başarılarımız kadar başarısızlıklarımızla da örülü değil mi? Hatta belki de söz konusu olan şey "başarı" bile değildir, tatmindir, huzurdur, kendini gerçekleştirmektir, aynı yöne baktığın insanlarla muhabbet etmek, düşen birini ellerinden tutup kaldırmak, bir sokak köpeğinin başını okşamaktır.

Canım Alice, 
Çok kısacası, hayat kendisini yaşatarak ifade ediyor. 

Bugün 14 Şubat. Bunun gibi günlerin "hediye" başlığı altında tüketim katalizörü olduğunu sen de söylüyordun. Yine de umarım kalbini yumuşatan biriyle de yürüyüşlere çıkabiliyor, uzun sohbetler edebiliyor, bir sokak kaldırımından başını uzatmış papatyayı ona da göstermek istiyor, ondan gelen özenli sözcüklere şükran duyabiliyorsundur. Bu hissi iliklerine kadar yaşamanı çok isterim. 

Bir sonraki mektubuna kadar kendine çok iyi bak. 
Seni çok seviyorum ve sıkıca sarılıyorum.

13 Şubat 2025 Perşembe

P°31 - Alice'in mektubu

Sevgili Ayça teyze, 
yaza yaza yaz geldi
çarşıya kiraz geldi
...
Şaka şaka! Maniler yazacak yaşı geçtim artık. Zaten onlar senin küçüklüğünde meşhurmuş, bizim kuşak öyle şeylerle ilgilenmiyor. Aslına bakarsan yazıyla ilgilendikleri de söylenemez. Genellikle sosyal medya aracılığıyla, photoshopladıkları fotoğraflar üzerinden "sohbet" ediyorlar. Duygularını ifade etmek için de emojiler kullanıyorlar. Bir şeyler yazmaları gerektiğinde yapay zekaya yazdırıyorlar ya da bir şekilde kaçmayı, yazmamayı başarıyorlar. Dolayısıyla iyi anlaşabildiğim arkadaşlarla çevrili olduğumu söyleyemeyeceğim, bunu okumak seni mutlu edecekse de sana asla yalan söylemeyeceğime söz vermiştim. Bu sözü verirken belki çok daha küçüktüm ama eski sitedeki havuzun, etrafı mermerle kaplı şezlong alanında paten kaydıktan sonra oturup, yanımızda getirdiğimiz sandviçleri yerken yaptığımız o konuşmayı çok iyi hatırlıyorum. Merak etme! 

Sana yalan söylemeyeceğime söz verdim, ve bu sözü tutacağım ama insan kendisine söylediği yalanların farkına nasıl varabilir? Buna bir cevabın olabileceğini umut ediyorum. Eğer karşılıklı konuşuyor olsaydık, "Bu soruyu biraz daha açabilir misin?" diye soracağını hayal edebiliyorum. Aslında bu soruyu kendime sormamı sağlayan olayı sana anlatırsam, her şey biraz daha anlamlı hale gelebilir.

Bu dönem okulda diğerlerinden daha fazla yakınlaştığım bir arkadaş edindim. Biliyorsun, senin yalnız kurt genlerinden bende de mevcut ve en yakın arkadaşım Helene ailesiyle birlikte başka bir şehre taşındığı için okulda samimi ilişki kurabildiğim pek insan kalmadı. Nadine'le de son aylarda yakınlaştık, eğlenceli, sohbeti keyifli biri, o da delinin teki. Onun tabi başka arkadaşları da var, benim pek yakınlık kuramadığım insanlar onlar. Belki biriyle sohbet edebiliyorum, o da Nadine'in kopyası gibi. Bazı zamanlar bana kendimi "üçüncü" gibi hissettiriyorlar anlayacağın ama çok sorun değil, her zaman herkesle can ciğer olunamayacağının ve Helene gibi dostların insanın karşısına nadir çıktığının farkındayım. 

Geçtiğimiz hafta bir akşam Nadine bana mesaj gönderdi, diğer sınıftan iki arkadaşıyla ormanda yürüyüşe çıkacaklarmış. Beni de çağırıyordu ama ben mesajına dört dakika sonra cevap verdiğimde çoktan evden çıkmış bile. İnterneti kapalı olduğu için benim cevabımı görmemiş. Cevap verip vermeyeceğimi beklememiş bile. Buna anlam veremiyorum. Mesajımı yürüyüşten döndükten sonra gördüğünü söyledi ve neden aramadığımı sordu. Tabi ki sitem ettim ona, gerçekten gelmemi isteseydi beni bekler, evden çıkıyorsa internetinin kapanacağını bildiği için arar ya da diğerlerine benim de gelme ihtimalim olduğunu söyler, telefon numaram onlarda da olduğu için bana onların mesaj göndermesini talep edebilirdi. Değil mi? 

Eminim şimdi de bu yaşadıklarımın bana nasıl hissettirdiğini sormak istemişsindir. 

Elbette samimiyetini sorguladım, bu da güvensiz ve hatta değersiz hissetmeme sebep oldu. Öylesine, görev niyetine, hoşluk olsun diye çağırıldığıma ama aslında zaman geçirmeye değer biri olmadığıma, varlığımın da yokluğumun da pek önemsenmediğine, yapılan planların akışı içindeki yerimin "olsa da olur olmasa da" kadar önemli olduğuna inandırdı beni. 

Öte yandan, böyle küçük şeylere pek de kafamı takmamam gerektiğini, hayatın akışı içinde bazı şeylerin ve insanların başka bazı şeylerden ve insanlardan daha fazla gündem yarattığını, bunun benim öz değerimle ilgili olmadığını, Nadine'in "en yakın arkadaşı" olmamanın ya da herhangi biri için "vazgeçilmez", "önemli" olma ihtiyacımın aslında kendi kökenlerime dair bir sorgulamadan çıktığını ve onlarla ormana gitmenin ya da gitmemenin benim için hayati önemde olmadığını da düşünüyorum. 

Sana sorduğum ilk soru burada devreye giriyor aslında. Bu düşüncelerden hangisi benim samimi düşüncelerim? Kendi kendime yalan mı söylüyorum? 

Değerli hissetmek istediğim için Helene kadar yakın hissetmediğimi açıkça ifade edebildiğim ve neredeyse yeni tanıştığım bir arkadaşıma beni planının merkezine almadığı için sitem ederken aslında soyut birisinden mi sevgi talep ediyorum? Bu talep aslında Nadine'e değil, "bana kendimi değerli hissettirebilecek herhangi bir insana" yöneldiği için soyut bir insan nesnesinden kanlı canlı Nadine'e akarken aslında ona ve kendime yalan söylemiş mi oluyorum ? 

Yoksa gerçekten yakınlaşmaya başladığım bir insanın bana kendimi değersiz hissettirecek davranışına karşı haklı bir sitem geliştirip bu kırgınlığımı görmezden gelebilmek için, sorunun kökenini Nadine'in somut davranışından çekip kendi iç sorgulamalarıma yönelterek ve yani bir nevi kendimi suçlayarak (ki bu da benim temel başa çıkma mekanizmalarımdan biri, artık bunun farkındayım) ya da hislerimi önemsizleştirerek, aslında kendime mi yalan söylüyorum? 

Her iki seçenekte de kendime yalan söylediğim sonucuna ulaşıyorum gördüğün gibi, ama bu sonuçlara ancak günlüğüme yazarak ulaşabildim. Yani yaşarken bu hislerimin pek de farkında değildim. Üstelik hangisinin gerçek olduğu konusunda hala emin olamıyorum. Acaba fazla mı düşünüyorum? 

Birkaç yıl önce, felsefe dersleri vermeye başlayacağın sene, sana felsefenin ne olduğunu sormuştum. 
Bana filozof Sokrates'in "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez" sözü üzerinden başlayan bir ders vermiştin. O zaman bu cümleyi tam olarak anlayamamıştım. "Hayatından memnun insan intihar mı etsin yani? Ne kadar saçma!" gibi bir cümle kurduğumu hatırlıyorum. O zamandan beri çok fazla soru sormuş olmalıyım, şimdi de sorgulamadan duramıyorum. Biraz fazla mı sorguluyorum? 

Senin mutlaka mantıklı cevapların vardır, lütfen bana en kısa sürede cevap gönder.
Elly de, Jules de, ben de sana sıkıca sarılıyoruz. 

Sylvia teyzemden not : "Önümüzdeki hafta sonu quantum kampına gidiyoruz. Büyük buluşmalardan biri olacak.Yemekler Elly ve Bruce'tan, şaraplar Jules'den, ateşlik odun ve çalıları şimdiden stokladık. Çadırını kapıp geliyorsun." 

9 Şubat 2025 Pazar

P°30

- Sylvia, buralarda mısın?
- O, Ayça Sultan! Sen hayatta mısın? 
- Sultan neymiş ayol? 
- İçten içe hoşlandığın bir sıfat bu, neden şaşırdın ki? 
- Senden duymak garipsetti sanırım.
- Sorun kelimede değil bence. Sultan sözcüğünü benimle kurduğun ilişkiye yerleştirmediğin için garipsemiş olmalısın. 
- Kimse bana sultan demezdi ki sende duymak garip gelsin.
- Hayal kurmayı öğrenmeye başladığını zannediyordum.
- Bu ince zekanı çok özlemişim.
- Epey uzun zaman oldu. 
- Haklısın, nasılsın? 
- Bizden yana her şey yolunda. Bruce araba tamirciliğine başladı, yola çıkmaktan korktuğu için gitmek isteyen insanlara destek olduğunu hissettiriyormuş. 
- Kendi sorunsallarını böyle dışsallaştırabilmesine gerçekten hayranım ama ben seni sormuştum. 
- Ben de iyiyim, zürafalarla ilgili bir çocuk kitabı yazmanın peşindeyim. 
- Harikasın! Ben de tam bu konuda konuşmak istiyordum. 
- Zürafalardan mı? 
- Hayır yazmaktan. 
- Yazıyorsun ya işte. 
- Hayır öyle değil. Yazan değil, yazar olmak istiyorum. Bir köprüye ihtiyacım var sanırım. 
- Çok güzel şiirlerin var, şiir yazınında ortalamanın üstünde yazabildiğini sen de kabul ediyorsun. 
- Artık evet, hatta birkaç yere birkaç şiirimi gönderdim. Bir dergiye ve bir de şiir yarışmasına. Ümidim var mı yok mu bilmiyorum. Başarısızlıktan korkan tarafım beni hep engelliyordu, şimdi de yine aynı korkak taraf "sen iyisi mi gönderdiğini unut, olursa ne ala!" diyor. 
- Bu harika bir haber! Lisede aldığın ödülü ve şiirlerini yayımladığın dergileri hatırlattın bana. Benzer bir heyecanda mısın?
- O dönemki hislerimi hatırlamıyorum bile, ama ödül aldığımda çok sevinmiştim gerçekten. Dopamin kaynağı! Neden yayımlamaya devam etmedim acaba? 
- Aşırı uç deneyim arayışların yüzünden girdiğin yolda ilerleyemiyordun ki. 
- Haklısın, yine yazabilmek istiyorum. 
- Şiir yazmaya devam ediyorsun zaten. Yazdıklarından tatmin olmuyor musun? Bir dış gözün onayına mı ihtiyaç duyuyorsun? 
- Tabi ki o da var, ama şiir dışında yazabilmek de istiyorum artık. 
- Şiir senin için bir süblimasyon alanı değil mi ? 
- Kesinlikle. Sözcüklerle oyun oynamak gibi geliyor şiir ama ben büyümek istiyorum. 
- Bunu biraz açmalısın. 
- Uzun soluklu bir şeyler yazmak istiyorum. Karakterlerim ilişkilerini sayfalarca, bölümlerce devam ettirebilsin istiyorum, zaman ve mekan önemli olsun, dostluklar kurulsun, maceralar yaşansın, duygular paylaşılsın, hayat bir kurgu içerisinde aksın istiyorum. 
- Başladığın yolda yürüyebilmek istiyorsun yani. Yürüyüşe çıkıyor musun? 
- Havalar çok soğuk olduğu için pek yürüdüğüm söylenemez, kış mevsimini gerçekten hiç sevmiyorum. 
- Yürümemek için yine bir bahanen var yani?
- Psikanaliz yeteneklerin bugün de bir harika.  
- Eminim mükemmeliyetçi analitik tarafın sana bir ton soru da üretiyordur şimdi.
- Evet! Bir plan yapmalı mıyım? Sinopsis yazmalı mıyım? Hangi zaman kipinde yazmalıyım? Olaylar nerede ve ne zaman geçmeli? Kaç karakter olmalı? Öykü kimin ağzından anlatılmalı? Olay mı, durum mu? Betimlemeler mi bol olmalı, ruhsal tahliller mi? Polisiye mi yazmalıyım, aşk romanı mı? Bir mantar pano alıp....
- Yazan! Öncelikle uzun yürüyüşlere çıkmalısın. Sorularını da bahanelerini de derleyip toplayıp yürüyüş ayakkabın topuğuna vurmasın diye yara bandı niyetine kullanabilirsin. 
- Hiç yardımcı olmuyorsun. 
- Şu an fark edebildiğinden daha fazla yardımcı oluyorum.
- Peki, yarın benimle yürümek ister misin? 
- Bu yalnız yürüyeceğin bir yol, zaten benim de Alice'le ilgilenmem gerekiyor. Onu postaneye götüreceğime söz verdim. Sana bir mektup yazmış, onu göndereceğiz. Dönüşte de kitapçıya uğrayıp Haytek'i alacağız, meraktan çatladı. 
- Mektup mu gönderecek? Neredeyse 8 yıl oldu değil mi? 2017'deki Fransızca P.n20'de söz istemişti. Sence onu çok mu boşladım? 
- Kendi çocukluğunu ne kadar kaybettiysen o kadar... Her şey yolunda merak etme. Mektubunu okursun zaten. Seneye liseye başlayacak, asinin biri oldu.
- Merakla bekliyorum... Yürürken dinlemem için önerdiğin birkaç şarkı var mı? 
- Scriabin'e ne dersin? 
- İsminin Latince kökeni yazma ve boğazını temizleme fiillerine gönderme yapıyormuş, Nietzsche ve Bergson okuyan delinin teki bir Rus besteciymiş. Yine tam puanı hak ettin Sylvia! 
- Ben gittim. Kendine iyi davran. Kıps.

8 Aralık 2024 Pazar

Aklın yetişmediği

Aklın yetişmediği alanlar var insan hayatında.
Otuziki yıllık bu kafatasının içindeki tüm plastisite dahil
Yeni nöron ağlarının kesişimleriyle kurulan nöroiletken karayolları,
(Bu devirde kesin o da taşerondadır)
Sağ lob ile sol lob arasındaki her aktarım,
Her hipokampüs öğrenimi, her yeni korteks deposu, her amigdala tereddüdü dahil
Her delta dalgasıyla sağlamlaşan, her epigenetik sağaltımla aktifleşen gen dahil
Kalıtılan, kalıtılmayan, kalmayı kendine dahil edemeyen bazı alanlar, vardır.

Bireysel hücrelerimin öznelleştiremediği evrensel göçebeliğim...  
İnsanlığın ortak aklından nasibimi aldığım su götürmez. 

Yerkürenin birçok laboratuvarında yaratılan ortak aklın yetişmediği alanlar vardır 
Evrenin görünen en uzak noktalarında dinazorların hala yaşamıyor olması mesela
Higgs alanının her şeye kütle kazandıran bir yapısının bulunması 
Genetik mühendisliğin yaratabileceği toplumbilim sorunları 
Özgür iradeye Eş'ariyye'den bakınca görünen tevhid kanunu 
Fransiskenlerin umudu 
Bilmenin ama bilememenin yarattığı gereksiz ama zorunlu iç çekiş. 

Aklın yetişmediği topraklar da var öteki insana dair 
İçtiğim ucuz Gürcistan şarabının tadındaki qualia 
Yalnızlıktan duyduğum haz, sükut, duvarlarım 
İşgale uğradığında topla, kılıçla, tüfekle savunulan kaleler 
Sınır kabul etmeyiş, zorbalık, dayatma, manipülasyon 
Çocukluk: istemsiz, hapishane, inşaat temelleri, id, 
Yine de ne öteki ne de beriki toprak çorak değildir.

Aklın yetişmediği topraklarda hisler yetişir 
Duyumladığını dille işaretlemiş akıl iç duyusuna söz konduramaz
Ağlar, güler, kıskanır, acır, korkar, sever de ayırt edemez 
Sürüklendiğini fark edemez, çünkü fark etmeye aklın algısı lazım gelir
"Bilmediğin şeylere dair akıl yürütme" der üstbenlik, kaçar gider
Yağmurun ortasında dımdızlak kalırsın, suya hasret.

İnanç yetişir,
Bilişsel safsatalar, höristik kısayollar, alışkanlıklar kakalanır 
Bir böcek olarak yatağında ters dönmüş uyanır,
Helikopter sesine savaş çığırtkanlığı yaparsın. 
Biri "Tanrı bizi terk etti der" hafifler, rahatlarsın, 
Diğeri "Tanrı öldü" der, kanıt arar, Tanrı'yı yine yaşatırsın 
Plan yapar, yöntem arar, ömür billah çalışır
Hayal kuramazsın. 

Oysa aklın yetişmediği yerleri oyun bahçesi yapmalısın. 

17 Mayıs 2024 Cuma

Rehber

Taşırdı evini sırtında
Bazen de sırtını evine
Ağırdı. 

Çıkaramayınca sudan başını
Evini saklayıp 
Bağırdı. 

Kasırga vurunca camına
Saklandı o da evine 
Sağırdı. 

Dağı ev'lendi
Dağıldı. 

Oysa buradaydı. 

13 Nisan 2024 Cumartesi

Suçluluk duygusu üzerine

Uzun zamandır yazmıyorum, siz çekirdek çitleyicileri de uzun zamandır yazı düşmediği için hayal kırıklığına uğramış olmalısınız. Sizi tatmin etmek istemiyorum bugün, çünkü Wilde'in "Sanatçı Olarak Eleştirmen" yazısında yazdıklarını, Nietzche ve Freud'la birleştirerek yorumlayan; bazı "eleştirmenlerin", "neredeyse şarlatan" olarak tanımladıkları ama kendini keyifle okutan Phillips'le tanıştım. Okuduklarımdan, "öz-hakiki sanatçı, çekirdek çitleyenlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yazmaz. Bunu yaptığı ölçüde zanaatkarlaşır, ya da tacirleşir. Bu da eski sözcüklerle yeni ahlak arayışlarını estetikten uzaklaştırır" anlamını çıkardım. Estetikten uzaklaşmamaya karar vermek istiyorum fakat bu haz arayışının hangi içsel amaca tekabül ettiğini bulmak da verdiğim kararın bir parçası olsun istiyorum.

Kahrolsun Aristo mantığı!Yaşasın paradoksal mantık! Hem zaten... nehir mehir işte, bilgiçlik taslamayayım. 

Bugün canım biraz sıkkın, hayatın kendi akışında tökezlediğim bir zaman-mekan gerçekliği içerisinde, bilincimi ve ellerimi serbest bırakarak onlarla birlikte akmaya karar verdim. Bilinç akışının doğasında yazdığın şeye pek de dikkat etmeme, zihnini serbest bırakma arayışı yatar. Arayışın kendisinin yönlendirilmiş bir pratik olduğuna dikkatim çekiliyor. İnsan pratiklerini yönlendirdikten sonra aklının yol tuttuğu pistlerin sorumluluğundan kurtulabilir mi? Kendi akışına kapılmanın suçluluk duygusuyla bağlantısı, okuduğum kitabın etik ve estetiği birlikte yorumlama çabasının bir etkisinden mi kaynaklanıyor? Fiyakalı laflar etmeyi ve bu fiyakalı lafları kendi içinde tutarlı ilişkilerle bir araya getirmeyi, yazdıktan ya da konuştuktan sonra kendimle gurur duymayı çok özledim. 

"İtaatkar olduğumuzda aslında neyizdir?" sorusu, bölüm sonu canavarı edasıyla kitabın ilk bölümünün son cümlesine pusmuş. Phillips, Wilde'ın düşünce akışında yer alan "dilin yaptığı tuhaf tesir" işaretlemesini, "aşinalığı içinde bizi yabancılaştıran" tuhaf sözcüğünün altını çizerek yorumlamış. Daha önce okuduğum ama yazarı aklıma gelmeyen bir psikanaliz makalesinin başlığını ve ana çizgisini oluşturan "tekinsiz" sözcüğü gibi, tanıdık bir durum içerisinde ussal ya da kanıta dayalı olmayan bir tehdidi keşfetme hissini yeniden yaratıyor bende bu soru. Sorunun varoluş amacına itaat etmek ve onu sormak istiyorum. Cevap verebileceğimdense emin değilim. 

Yeni paragrafa geçme ihtiyacı doğuran bu tıkanıklık, geçtiğimiz ay "her şeyin atölyesi" diyebileceğimiz üç seansı düzenleyen Serhan Kansu'nun beş dakkada beşiktaş hesabı yaptırdığı bilinç akışı etkinliğindeki kafa rahatlığımı yeniden hatırlattı. Bu hissi hatırlayabildiğimi ve yeniden pratik edebildiğimi fark etmekse bende nane ve çikolata birleşiminin yarattığı tatsal şölene gönderme yapma arzusu doğurdu. Yine de keşke etrafında dolanmak ya da başka bir deyişle kaçmak yerine soruya cevap verebilsem. Daha da önemlisi keşke tamamen özgür olduğum bu ortamda, bizzat gündeme getirdiğim bir soruyu cevaplamak yerine kendime bir paragrafçık hoşluk yarattığım için suçluluk duymasam. İtaatkar olmadığımda işte, suçluluk duyabiliyorum. 

İdealize ettiğim ötekilerin ya da üstbenliğimin yasaklarına veya emirlerine itaat etmediğim zaman, ahlaki doğrudan saptığım hissiyle boğuşuyorum. Halbuki kendi belirlemediğim, kendi istediğimle girmediğim fakat rıza gösterdiğim aşikar olan bu yoldan kendi isteğimle çıkıyor olmanın ne gibi bir zararı olabilir? Onaylanmayacak mıyım? Sevilmeyecek miyim? Kendimi mi sevmeyeceğim? Anne bütünleşmesini aramak değil midir bu? Erich Fromm'dan öğrenemediğim şeyler olduğuna işaret etmiyor mu? 

Yine de dengeleme yetisini sağlamlaştırmaya gayret gösterdiğim egomun, öteki'nin düzenlediği yasak ve emirlere itaat etmesiyle,  üstbenliğim tarafından ifade edilen yasak ve emirlere karşı göster(e)(me)diği itaat arasında bir fark olmalı. Her ne kadar süperego da öteki kanalıyla şekillenen bir düzlem olsa da, gündelik hayatımda çevremde tuttuğum ve boyun eğdiğim/çatıştığım öteki, kendine özgü bir buzdağına sahip. Onun davranışlarına yön veren kurallar bütünüyle karşılaştığımda, kendi davranışlarıma yön veren üstbenliğimde tetiklenen ya da bastırılan bir hassasiyetler bütünü aktifleşiyor ve itaat etmediğimde suçluluk duygusuyla karşılaşabiliyorum. 

Bu mekanizmaya sahip olduğum bilgisine yeni kavuşmadım. Birkaç yıldır süregelen analizlerimde öfkemin meşruluğunun ve biraz daha uzun süredir içinde ağzımın suyu akarak yürüşe çıktığım feminist düşüncede de meşru kadın imgesinden kurtularak özgürleşmenin tadına vardım. Kısacası artık çatır çatır kavga ediyorum. Bu cepte. Kendimi kavga etmemi gerektirecek durumlara sokmama noktasında ise henüz başarısızım. Bu cepte filan değil ve canımı sıkıyor. Kavgasını vermem gereken durum paratoneri olarak artık pişmanlık hissecek şekilde "suçlu" değil, ihtisasını yasadışı davranabilmek üzerine tamamlamış bir kriminal gibi hissediyorum. 

Suçluluktan kurtulmak için suçluluğun tanımını değiştirdim sözün özü. Zekiyim. 

Bu farkındalıkla, sayın çitleyiciler, bakışlarınızın yarattığı kapatılma duygusunu önemsemeyerek kendi sürümden ayrılmayı denemek istiyorum. Bu yazı da böyle kapansın. 

Sizi çitliyorum.