13 Şubat 2025 Perşembe

P°31 - Alice'in mektubu

Sevgili Ayça teyze, 
yaza yaza yaz geldi
çarşıya kiraz geldi
...
Şaka şaka! Maniler yazacak yaşı geçtim artık. Zaten onlar senin küçüklüğünde meşhurmuş, bizim kuşak öyle şeylerle ilgilenmiyor. Aslına bakarsan yazıyla ilgilendikleri de söylenemez. Genellikle sosyal medya aracılığıyla, photoshopladıkları fotoğraflar üzerinden "sohbet" ediyorlar. Duygularını ifade etmek için de emojiler kullanıyorlar. Bir şeyler yazmaları gerektiğinde yapay zekaya yazdırıyorlar ya da bir şekilde kaçmayı, yazmamayı başarıyorlar. Dolayısıyla iyi anlaşabildiğim arkadaşlarla çevrili olduğumu söyleyemeyeceğim, bunu okumak seni mutlu edecekse de sana asla yalan söylemeyeceğime söz vermiştim. Bu sözü verirken belki çok daha küçüktüm ama eski sitedeki havuzun, etrafı mermerle kaplı şezlong alanında paten kaydıktan sonra oturup, yanımızda getirdiğimiz sandviçleri yerken yaptığımız o konuşmayı çok iyi hatırlıyorum. Merak etme! 

Sana yalan söylemeyeceğime söz verdim, ve bu sözü tutacağım ama insan kendisine söylediği yalanların farkına nasıl varabilir? Buna bir cevabın olabileceğini umut ediyorum. Eğer karşılıklı konuşuyor olsaydık, "Bu soruyu biraz daha açabilir misin?" diye soracağını hayal edebiliyorum. Aslında bu soruyu kendime sormamı sağlayan olayı sana anlatırsam, her şey biraz daha anlamlı hale gelebilir.

Bu dönem okulda diğerlerinden daha fazla yakınlaştığım bir arkadaş edindim. Biliyorsun, senin yalnız kurt genlerinden bende de mevcut ve en yakın arkadaşım Helene ailesiyle birlikte başka bir şehre taşındığı için okulda samimi ilişki kurabildiğim pek insan kalmadı. Nadine'le de son aylarda yakınlaştık, eğlenceli, sohbeti keyifli biri, o da delinin teki. Onun tabi başka arkadaşları da var, benim pek yakınlık kuramadığım insanlar onlar. Belki biriyle sohbet edebiliyorum, o da Nadine'in kopyası gibi. Bazı zamanlar bana kendimi "üçüncü" gibi hissettiriyorlar anlayacağın ama çok sorun değil, her zaman herkesle can ciğer olunamayacağının ve Helene gibi dostların insanın karşısına nadir çıktığının farkındayım. 

Geçtiğimiz hafta bir akşam Nadine bana mesaj gönderdi, diğer sınıftan iki arkadaşıyla ormanda yürüyüşe çıkacaklarmış. Beni de çağırıyordu ama ben mesajına dört dakika sonra cevap verdiğimde çoktan evden çıkmış bile. İnterneti kapalı olduğu için benim cevabımı görmemiş. Cevap verip vermeyeceğimi beklememiş bile. Buna anlam veremiyorum. Mesajımı yürüyüşten döndükten sonra gördüğünü söyledi ve neden aramadığımı sordu. Tabi ki sitem ettim ona, gerçekten gelmemi isteseydi beni bekler, evden çıkıyorsa internetinin kapanacağını bildiği için arar ya da diğerlerine benim de gelme ihtimalim olduğunu söyler, telefon numaram onlarda da olduğu için bana onların mesaj göndermesini talep edebilirdi. Değil mi? 

Eminim şimdi de bu yaşadıklarımın bana nasıl hissettirdiğini sormak istemişsindir. 

Elbette samimiyetini sorguladım, bu da güvensiz ve hatta değersiz hissetmeme sebep oldu. Öylesine, görev niyetine, hoşluk olsun diye çağırıldığıma ama aslında zaman geçirmeye değer biri olmadığıma, varlığımın da yokluğumun da pek önemsenmediğine, yapılan planların akışı içindeki yerimin "olsa da olur olmasa da" kadar önemli olduğuna inandırdı beni. 

Öte yandan, böyle küçük şeylere pek de kafamı takmamam gerektiğini, hayatın akışı içinde bazı şeylerin ve insanların başka bazı şeylerden ve insanlardan daha fazla gündem yarattığını, bunun benim öz değerimle ilgili olmadığını, Nadine'in "en yakın arkadaşı" olmamanın ya da herhangi biri için "vazgeçilmez", "önemli" olma ihtiyacımın aslında kendi kökenlerime dair bir sorgulamadan çıktığını ve onlarla ormana gitmenin ya da gitmemenin benim için hayati önemde olmadığını da düşünüyorum. 

Sana sorduğum ilk soru burada devreye giriyor aslında. Bu düşüncelerden hangisi benim samimi düşüncelerim? Kendi kendime yalan mı söylüyorum? 

Değerli hissetmek istediğim için Helene kadar yakın hissetmediğimi açıkça ifade edebildiğim ve neredeyse yeni tanıştığım bir arkadaşıma beni planının merkezine almadığı için sitem ederken aslında soyut birisinden mi sevgi talep ediyorum? Bu talep aslında Nadine'e değil, "bana kendimi değerli hissettirebilecek herhangi bir insana" yöneldiği için soyut bir insan nesnesinden kanlı canlı Nadine'e akarken aslında ona ve kendime yalan söylemiş mi oluyorum ? 

Yoksa gerçekten yakınlaşmaya başladığım bir insanın bana kendimi değersiz hissettirecek davranışına karşı haklı bir sitem geliştirip bu kırgınlığımı görmezden gelebilmek için, sorunun kökenini Nadine'in somut davranışından çekip kendi iç sorgulamalarıma yönelterek ve yani bir nevi kendimi suçlayarak (ki bu da benim temel başa çıkma mekanizmalarımdan biri, artık bunun farkındayım) ya da hislerimi önemsizleştirerek, aslında kendime mi yalan söylüyorum? 

Her iki seçenekte de kendime yalan söylediğim sonucuna ulaşıyorum gördüğün gibi, ama bu sonuçlara ancak günlüğüme yazarak ulaşabildim. Yani yaşarken bu hislerimin pek de farkında değildim. Üstelik hangisinin gerçek olduğu konusunda hala emin olamıyorum. Acaba fazla mı düşünüyorum? 

Birkaç yıl önce, felsefe dersleri vermeye başlayacağın sene, sana felsefenin ne olduğunu sormuştum. 
Bana filozof Sokrates'in "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez" sözü üzerinden başlayan bir ders vermiştin. O zaman bu cümleyi tam olarak anlayamamıştım. "Hayatından memnun insan intihar mı etsin yani? Ne kadar saçma!" gibi bir cümle kurduğumu hatırlıyorum. O zamandan beri çok fazla soru sormuş olmalıyım, şimdi de sorgulamadan duramıyorum. Biraz fazla mı sorguluyorum? 

Senin mutlaka mantıklı cevapların vardır, lütfen bana en kısa sürede cevap gönder.
Elly de, Jules de, ben de sana sıkıca sarılıyoruz. 

Sylvia teyzemden not : "Önümüzdeki hafta sonu quantum kampına gidiyoruz. Büyük buluşmalardan biri olacak.Yemekler Elly ve Bruce'tan, şaraplar Jules'den, ateşlik odun ve çalıları şimdiden stokladık. Çadırını kapıp geliyorsun." 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder