11 Nisan 2026 Cumartesi

Kalbi kırık semptom

- Sylvia, konuşmamız lazım. 
- Ne oldu yazan ? 
- Ben bir şeyler keşfettiğimi hissediyorum. 
- Dünya için küçük kendin için büyük keşifler mi? 
- Beni küçümsemenden hoşlanmıyorum. 
- Savunma mekanizman konuşuyor, seni küçümsemem önemli değil, bu kesin bir bilgi de değil. 
- Biliyorum, keşiflerim de benzer alanlarda. 
- Küçümsenmenin önemsizliği hakkında mı ? 
- Hayır, başkalarının yaptıklarının ve bunlara verdiğim tepkilerin aslında benimle ilgili olmasıyla ve bu tepkilerin aslında apodiktik düşüncelere kancalandığımın işareti olmasıyla alakalılar. 
- Now you are talking. Go on. 
- Biliyorsun son zamanlarda "le regard / bakış" kavramına takmış durumdayım. Daha doğrusu bu takıntı yılların takıntısı. Gerçek bir travmanın savunma mekanizması olarak geliştirdiği bir psikoz haline dönüştü. 
- Neden şimdi yazıyorsun? 
- Semptomum artık işe yaramıyor. 
- Jouissance devam etmiyor yani. 
- Yer değiştirmesini istediğim bir yere geldim. Bildiği -farzedilen- özneye dönüşmek istiyorum.
- Canın yanmış. 
- Hep öyle olmaz mı ? 
- Baştan anlat. 
- Kişinin(A) arzu nesnesinin(B) başka bir arzu nesnesine(C) sahip olması hali var ya. 
- Yapısal imkanlardan mı bahsediyorsun, bu kaçınılmaz bir şey. 
- Hayır, objet a değil bahsettiğim. Bakış. Yani görünürlüğünde (B)'yi yakalayan ve onun tarafından yakalanan (C). Burada paylaşılan yoğunluk. Sartre'dan baksak utançla açıklardı, anahtar deliğinden görülme meselesi, ama o da kendi semptomunu işlevsel kılıyor bence. Aslında arzuyu tetikleyen bir aktarım var orada. O arzuyu ben çok kıskanıyorum. Sadece (A) tarafından bakıldığında, başkası değil, doyuma yaklaşan bir (B) istemek çok mu hors-du-réel? 
- Aslında tam da "Réel" gibi geldi bana. Simgeselin ve imgeselin dışındaki yer. 
- Öznenin bakışta kuruluyor olduğunu iddia eden yaklaşım işlevsiz geliyor bana. Bakışı kavramsallaştırırken genellikle imgelenen özne ego oluyor, ve bir de Öteki var tabi. Dolayısıyla ben ve Öteki arasındaki bir açıklama Sartre'ın La Transcendance de l'Ego'sunda anlattığını hatırladığım bir şeyi zihnimde canlandırıyor. Le Je et le Moi farkı, kendinden çıkıp kendini anlatan bir geri dönüş. Çok ben merkezci. 
- (A) öznesinin kuruluşunu açıklarken (C)'nin varlığını dışarıda bırakıyor yani. Eksik kalanı nasıl açıklıyorsun? 
- Öteki ile Öteki arasındaki ilişkide. Asla yakalanamayacak, sahip olunamayacak, el konulamayacak, anlaşılmayacak olanda.
- İyi de sana ne bundan ? Yani gerçekten, sana ne düşüyor? Çocuğu denklemden çıkarmış gibisin.
- Başkasının bakışına hangi deneyimle düştüğümü asla bilemeyeceğim, eksikliğim orası ama (B) ile (C) arasındaki bakış, semptomumun ortaya çıkmasına sebep oluyor. Arzulayıp, arzumu keşfettiğimde çok korkmuş hissettiğim şey. Yapamadığım şey, bu da benim utancım. Kendi arzum aracılığıyla yine kendi konumum destabilize oluyor. 
- İnsanların bakışlarıyla karşılaştığında utanıyor musun? 
- Ruhlarını görüyormuş gibi hissettiğim için onlar adına utanıyorum. Onları görünür kılan özne olduğum için, çıplaklıklarından utanıyorum. 
- Başkaları adına utanamazsın, burada semptom jouissance'ı olmalı. 
- Neden başkası adına utanamam ? 
- Onların bakışı sende, onların da senin çıplaklığınla karşılaştıklarına işaret ediyor olmalı. 
- Bunlar çok yoğun anlar, otizm spektrumu olabilir mi? 
- İsmini koyma arayışında olmanı anlayabiliyorum, ama let it go. Olayın dışına çıkıp tahakküm kurmak isteyişin tamamen analitik eylemden kaçmandan. 
- Peki, öznenin kuruluşuna dönelim o zaman? 
- Bakışta kurulmuyorsa, bakışla çıplaklığı keşfedilen nasıl kuruluyor? Bu düşünceleri dışarıda bıraktığında zihninde ne kalıyor ? 
- Daha öncesine gitmemiz gerekiyor. Çocuğun henüz dyadik ilişkilenmede olduğu zamana. İki küçük ötekiye.
- Anne ve baba mı? 
- Sanırım bu kelimeleri kullanmazdım. Beni bakım alanında tutan ve en çok ilişkilendiğim "ilişkidekiler". 
- Psikanalizde "anne-baba" deniyor, biliyorsun, tekilmişçesine. 
- Evet, zihinsel temsilin başlamasıyla sadece nesne sürekliliği başlamıyor sonuçta. Özgür Öğütcen bir seminerinde "hayal etme harekete geçmeye bir alternatif olarak ortaya çıkar; doyum için illa ki hareket etmek gerekmez" diyor. Yapı, iki küçük ötekinin (birbirlerine) bakışında (da) kuruluyor. Bu bakış da bir zihinsel temsil alanı. 
- Nasıl anlaşılır hale geliyor ki? 
- Bebek de deneyimliyor. Sevgiyi, şefkati, arzuyu, öfkeyi, üzüntüyü bebek de bakışta paylaşıyor. Bu duygular bakışta dévoilé oluyor. Küçük ötekiler arasında gördüğünde tanıyor olmalı. 
- Tanıyor demek yine fazla kesinlik içeriyor gibime geldi, hayal ediyor olmalı. Hayal her zaman gerçeği vermez ki, yakıştırır da, kendi gündeminden yorumlar. 
- Sahne işte, fantazmatik örgütlenme. "Onlar arasında neler oluyor?", "Ben bu sahnenin dışında mıyım?" gibi gündemler. Babanın-adı işlevinin olmadığı yerde de anlamlandırılamayan kaotik, tehditkar bir mesele halini alıyor. 
- Bu akşam psikotik modunu keşfetmeye başlamışsın anlaşılan? 
- Sanırım. 
- Çok zor bir yola girmeye karar vermişsin. Rasyonelleştirmeyi savunma mekanizması olarak örgütlemek senin çok iyi bildiğin bir tepki formu. Buna dikkat et olur mu? Bir de, bu zorluğu göğüslemeye cesaret edebildiğin için tebrik ederim, tam da analiz hamurunda gibisin. Keşke başlasan.
-  Çok pahalı, biliyorsun. Bu hayatı doyum içinde yaşamayı öğrenmek bir lüks, ne trajik bir insanlık koşulu. 
- Saat 3 oldu. 

----------------------------------------------------

- Sylvia, rüyamda ne gördüm biliyor musun? 
- Günaydın, dün konuştuklarımızla mı alakalı? 
- Evet sanırım, otobüsteyim ve inerken fark ediyorum ki valizlerimi kaybetmişler. "O kadar çok kıyafet, eşya, ne olacak şimdi?" diye kaygılanıyorum, canım çok sıkılıyor.
- Yeni elbiseler almak lazım yani. 
- Öyle görünüyor. 

----------------------------------------------------

Sigara kokusundan nefret ediyorum, eşyalarıma sinmesinden nefret ediyorum. Balkonum olmadığı için ev kokmasın diye apartman boşluğuna bakan küçük penceleri mutfağımda, aynı boşluğa bakan banyonun penceresini kapattığımdan emin olarak içiyorum - yoksa koku banyodan da giriyor-. Arkadaşlarım evdeyken salonda içiyorsak kapıyı kapatıyor, pencereyi açıyor, bu durumlar için satın aldığım hava temizleyiciyi çalıştırıyorum. Hava çok soğuksa da gece yatarken camı açık bırakıp soğuk hava yatak odasına ulaşmasın diye kapıyı yine kapatıyorum. Sabah salona girmek buzhaneye girmekten farksız oluyor ama en azından kokuyu hafifletiyorum. Çarşafları yumuşatıcıyla yıkayıp salon kapısına asıyorum, yerleri sabunlu suyla siliyorum, perdeleri ve koltuk örtülerini yıkıyorum ki koku azalsın. 

Bu sabah yatakta vakit geçirmeye karar verdim, ne kadar uzun süredir yapmıyorum, ne kadar çok severdim eskiden. Yavaş uyanmayı, yatakta kitap okumayı. Kahvemi alıp geldim ve odamda, yatağımda bir sigara yaktım. Elbiselerimin olduğu yerde, koku koridordan geçip buraya ulaşmasın, gece boğulmayayım diye pencereyi bir parmak açık bırakarak uyuduğum yatak odasında. Sanırım pisliğimi kabullenmeye karar verdim aslında. Tüylerim diken diken. Bavullar da kayboldu, bir yerlerden başlıyoruz, baştan değilse de yeniden.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder