Sevgili Alice,
Mektubunu okumak beni tahmin ettiğinden daha mutlu etti. Ne kadar büyümüşsün! Olgunlaşan düşünce akışına hayran kaldığımı söylersem yağ çekiyor gibi görünmem değil mi? Ya da klasik teyze muhabbetlerine girdiğimi düşünmezsin? Seni bıraktığım yerden, vardığın noktaya kadar başından geçen ve içinden geçtiğin yolculuğa eşlik edemediğimi fark etmek beni büyük bir pişmanlık içinde bıraktı. Geç kalmış sayılmam değil mi?
Mektubunu okumak beni tahmin ettiğinden daha mutlu etti. Ne kadar büyümüşsün! Olgunlaşan düşünce akışına hayran kaldığımı söylersem yağ çekiyor gibi görünmem değil mi? Ya da klasik teyze muhabbetlerine girdiğimi düşünmezsin? Seni bıraktığım yerden, vardığın noktaya kadar başından geçen ve içinden geçtiğin yolculuğa eşlik edemediğimi fark etmek beni büyük bir pişmanlık içinde bıraktı. Geç kalmış sayılmam değil mi?
Sorduğun tüm bu soruların, hayatı kendi akışında yaşamanın önüne geçtiğini düşünüyor olmalısın. Belli ki benden yalnızca yalnız kurt genini değil, kaygı penceresini de miras edinmişsin. Sana güzellikler hediye etmek isterdim ama büyümek, bulutlara sarılı yaşamayı değil, yağmurlarda ıslanmayı ve hatta salya sümük yataklarda yatmayı gerektiriyor! Beni kaygılarına ortak ettiğin için teşekkür ederim.
Kendine yalan söyleme konusuna gelince, bence yazmak, kendine ayna tutmaktır. Sen de kendi aynanda kendi hislerine tüm çıplaklığıyla bakabiliyor gibisin. Biraz felsefeden geçerek bunu açmaya çalışayım: Aristoteles mantığının çelişmezlik ilkesine göre çelişen iki önerme aynı anda doğru olamaz. Gerçekten de aklımız çelişen iki düşünceyi aynı anda doğru kabul etmekte zorlanır. Örneğin, "mandalina turuncudur" ve "mandalina turuncu değildir" cümlelerinin ikisi de aynı anda doğru olamaz. Hangi önermenin doğru olduğunu anlamak için elindeki mandalinaya bakman yeterlidir. Yalnızca gerçekliğe, yani mandalinanın sahip olduğu özelliğe tekabül eden önermen doğru olacaktır. Fakat Aristoteles mantığı üzerinden çok sular aktı. Bu ilkeye karşı örnek olarak matematik dersinde gördüğünüz mutlak değer kavramını düşünebilirsin. Mutlak değer içerisindeki sayı hem eksi hem de artı olarak dışarı çıkabiliyor değil mi? Ya da karesi alınmış bir x sayısı hem pozitif hem de negatif olabiliyor. Hisler de biraz böyledir. Çelişkili olduğunu düşündüğün hisleri aynı anda barındırdığını kabullenmen gerekir. Üstelik Nadine'e küsmeyip, hele bir de ona kırıldığın noktayı ifade edip, onunla kurduğun arkadaşlığı devam ettiriyor olman, ona da, kendi hislerine de gelişme olanağı sağladığını gösteriyor, ki bu çok olgun bir tutum.
Hayatımıza giren insanların mükemmel olduklarını hayal ederiz. Hayal etmekle kalmaz, bunu arzu ederiz. Oysa insan ilişkileri engebelidir. İnişleri ve çıkışları kabul edebilmek, pürüzlere rağmen ve onlarla birlikte yol alabilmek gerekir. Bunu yapmayı öğrenemediğimizde ya ebedi bir mağduriyet içinde sıkışmış hisseder ya da karşımızdaki insanın hayal ettiğimiz kadar mükemmel olmadığını fark ettiğimiz her noktayı değiştirmek için onun hayatına müdahale etmeye kalkışırız. Halbuki kimsenin kurtarıcısı olamayız ve kimse de kurtarılmayı beklemiyor. Bunu hak etmiyor da. Sonuçta herkes, tıpkı bizim gibi, kendi yolculuğunun yolcusu.
İnsan olmaya dair bu çelişkiyi bu kadar erken bir yaşta keşfetmiş olmana çok sevindim. Ayrıca kendi bilişsel mekanizmalarının farkına varıyor olman, ömrünün sonuna gelmiş birçok insanın başaramadığı cinsten bir özbilince sahip olduğunu gösteriyor. Lütfen sorular sormaya ve sorgulamaya, en önemlisi de yazmaya ve kendi düşüncelerini ve hislerini keşfetmeye devam et. Keşfettiklerini benimle paylaşmaya devam edersen de beni çok mutlu edersin.
Sana biraz kendi çelişkilerimden ve bunlar üzerinde nasıl çalıştığımdan bahsetmemi ister misin? Elbette okuyacakların bu işi başardığım anlamına gelmeyecek. Benim de senin gibi, herkes gibi, yolda olduğumu unutmanı istemem.
Biliyorsun, doktoraya devam etme planları yapıyorum. Şehir değiştirmem gerekeceği ve bu da biraz masraflı olacağı için biraz daha para biriktirmem gerekiyor. Ayrıca üniversitede derslere devam ederken yaşamımı sürdürebilmek için bir iş bulmalıyım. Bu süreçte doktoraya kabul edilmek için geçmem gereken bilim sınavına da hazırlanmalıyım ama bunu yaparken şu an çalıştığım okuldaki işlerimi aksatmamalı, sınav dönemi yaklaşan öğrencilerimi boşlamamalıyım. Başvuru için tez önerisi yazmam gerektiğinden, bir yandan da çalışmak istediğim konuyu yeteri kadar derinleştirebilmek adına okumalar yapmalıyım. Eğer sınavı geçemezsem ya da tez önerim kabul edilmezse, burada kalmalı mıyım yoksa başvurduğum okullar arasından beni tatmin edecek bir kurumda çalışmak için yine de şehir değiştirmeli miyim? Gideceğim yerde yakın dönemlerde yaşanması beklenen büyük deprem tehlikesini göze almalı mıyım? Kalmaya karar verirsem, şu an yaşadığım küçük kentteki sınırlı iş olanaklarına alternatifler yaratabilir miyim? Gitmek için gerekli koşulları yerine getirebilirsem, gireceğim bu akademik yolculuğu göğüsleyecek yetkinliğe gerçekten sahip miyim? Yoksa arzularım kapasitemi aşıyor mu? Çok sevdiğim bu şehri terk etmeyi gerçekten istiyor muyum? Hayal ettiğim kariyer, ulaşmaya özendiğim toplumsal konumun hayali mi yoksa saf arzularımın, dileklerimin, potansiyelimin bir dışa vurumu mu? Hem gitmek hem kalmak istiyorum anlayacağın ve aynı anda değerlendirmem gereken çok fazla parametre var. Tüm bunlar beni elbette kaygılandırıyor ama yine çelişkili bir şekilde, heyecanlandırıyor da!
Yine felsefe tarihine dönmek gerekirse, Sokrates dönemlerinde yaşayan ve septikler olarak adlandırdığımız bir grup insan geçmiş bu dünyadan. Bunun gibi kaygı uyandıran soruları "paranteze almayı", yani kutulayıp bir kenara kaldırmayı salık veriyorlar. Bu paranteze alma işlemi aracılığıyla ataraxia'ya, yani ruhsal dinginliğe ulaşılabileceğini iddia ediyorlar. Biraz karikatürize edecek olursak, doğru bilgiye nasıl ulaşılır sorusuna "amaan boşver" yanıtını veriyorlar! Karar vermenin sorumluluğundan kaçtıklarını düşünüyor olabilirsin ama bence hiç de hafife alınacak bir öneride bulunmuyorlar. Neticesinde, henüz karar vermek için zamanım var ve seçeneklerimi değerlendirmemde hiçbir sakınca yok.
Kendi yetkinliğimi sorguladığım noktaya gelince, neden yapamayayım ki? Daha da önemlisi, yapamazsam ne olur ki? Kişiliğimiz, başarılarımız kadar başarısızlıklarımızla da örülü değil mi? Hatta belki de söz konusu olan şey "başarı" bile değildir, tatmindir, huzurdur, kendini gerçekleştirmektir, aynı yöne baktığın insanlarla muhabbet etmek, düşen birini ellerinden tutup kaldırmak, bir sokak köpeğinin başını okşamaktır.
Canım Alice,
Çok kısacası, hayat kendisini yaşatarak ifade ediyor.
Bugün 14 Şubat. Bunun gibi günlerin "hediye" başlığı altında tüketim katalizörü olduğunu sen de söylüyordun. Yine de umarım kalbini yumuşatan biriyle de yürüyüşlere çıkabiliyor, uzun sohbetler edebiliyor, bir sokak kaldırımından başını uzatmış papatyayı ona da göstermek istiyor, ondan gelen özenli sözcüklere şükran duyabiliyorsundur. Bu hissi iliklerine kadar yaşamanı çok isterim.
Bir sonraki mektubuna kadar kendine çok iyi bak.
Seni çok seviyorum ve sıkıca sarılıyorum.