Alkolün nöroiletkenleri üzerinde yarattığı sakinleştirici etkiye yemeklerle yükselen kan şekerinin dayattığı uyku hali eklenince masaya bir sessizlik hakim olmuştu. Bruce ateşe birkaç odun daha atmak için ayaklandı. Ev sahibi olarak misafirlerine yatma vakitlerinin geldiğini düşündürmek istemezdi. Jules Ellie'nin önündeki tabağı alıp üzerindeki kırıntı ve zeytin çekirdeklerini kendi bitmiş tabağına boşalttı. Ellie de dipleri sıyrılmış meze tabaklarını taşıması kolay olsun diye üst üste yerleştiriyordu. Sylvia ikisinin hiç konuşmadan uyum içinde hareket ediyor oluşunu şefkatle izlerken bakışlarını Ayça'ya çevirdi. Gözleri buluştuğunda sessizce biraz yürümeyi önerdi, diğerleri sofra toplama ve bulaşık yerleştirme işleriyle meşgulken nehre doğru adımlandılar.
Bir eliyle Sylvia'nın kolunu her şeyin yolunda olduğunu hissettirmek istercesine sıvazlarken, "Konuşmak istediğin bir şey mi var?" diye sordu Ayça.
"Senin konuşmak istediğin bir şey var bence. Az önce sergilediğin ben-her-şeyi-aştım performansına kanacağımı mı zannettin?"
"Senden bir şey saklamanın bu kadar imkansız olması beni bir yandan korkuturken bir yandan da garip bir şekilde mutlu ediyor biliyor musun Syl?"
"Elbette biliyorum, olduğun halinle bulunup sevilme isteğiyle yanıp tutuşurken, derinlerini gösterirsen sevilmeyeceğine dair duyduğun inanç öylesine köklü ki, seni asla göremeyecek insanları hayatına çekip duruyorsun ve kendi pişmanlığını yine kendin yaratıyorsun."
"Özdeğer meselesi değil mi?"
"Ta kendisi."
"Bu durumun farkında olmama rağmen onu değiştiremiyor oluşumun yarattığı suçluluk duygusuna nasıl bir yorum yaparsın?"
Sylvia derin bir nefes aldı. "Aslında iki sebebi olduğuna inanıyorum. Birincisi herkesin kendisini en güzel, en çekici halleriyle sergilediği gösteri-toplumuna ait bir birey olarak bu suçluluk sana dışarıdan empoze ediliyor. Bu da üzerinde bir süperego baskısı yaratıyor, kural dışı kalan bir his söz konusu olduğu için onunla savaşmak zorunda hissediyorsun ama bu asla kazanamayacağın bir savaş; çünkü oyunun kendisi hileli."
"Sosyal-medya baskısı meselesini anlıyorum elbette, ben de kocaman gülücüklerle poz verdiğim fotoğraflarımı paylaşıyorum, can sıkıntısından patlayıp her an bir yere saldıracak kadar gergin olduğum anları bırak göstermek, kayda almak bile aklıma gelmiyor ama oyunun kendisi hileli derken ne demek istedin?"
"Yaşadığımız köyü fark ettiğin ilk zamanları hatırlıyor musun? Buradaki herkese, komünalist bir kimlik fikrinin etrafında dolaşırken rastlamıştın. Yazanın var ettiği ve var ederken de var olduğu çoğul bir kimliğe, failliğe inanıyordun. Bizi keşfederken kendini ve insanlığı, kendi insan olma halini de keşfettiğini düşünüyordun. Kimlik kavramını ilişkisel bir düzlemde betimlemek gerektiğine inanıyordun."
"Ve buluşmalarımız başladı, elbette hatırlıyorum."
"O zaman özdeğersizlik hissiyle var olduğun zamanlarda bunu hisseden özne tam olarak ne ya da kim oluyor?"
"Kim ya da ne sorusundan ziyade bu hissin yarattığı ilişkilenme alanlarına gönderme yaptığını düşünüyorum. Yazanın dışarıda kurduğu ilişkilerin içerideki ilişkilere yansımasını akla getiriyor bu da. Sence Bruce ve sen gibi ya da Ellie ve Jules gibi bir içsel figürü, sevilmek istediğim şekilde beni sevebilen ve bu hisleri paylaşabildiğim bir figürü buraya taşımanın vakti geldi mi?"
"Bingo!"
"Dışarıdaki hayatımda böyle biri olmasa bile mi?"
"Tam olarak bu yüzden. Geldiğinde onu tanıyabileceğine inanıyor musun?"
"Peki, bu konuda düşünmeliyim. İki sebepten bahsediyordun. İkincisi nedir?"
"Suçlu hissetmekten duyduğun hazzı fark etmen gerekiyor."
"Çok ince bir yere dokunuyorsun. Oyuncu bir inkar mekanizmasının devrede olduğunun farkındayım. İd'le çok bağlantılı bir alan burası. Kör bir inkardan ziyade, hazzı durdurmak istememenin yarattığı bir bastırmayla sonuçlanıyor. Bunun farkındayım. Aslında Adlerci tarafım buradaki hazzın yer değiştirmesi için çabalıyor ama her zaman başarılı olamıyorum. Mutluluğu hak ettiğime inanmayan tarafım çok derinlerde gömülü olmalı, ama arkeoloji çalışmaları devam ediyor!"
Sylvia ayakkabısının çözülen bağcığını bağlamak için diz çöktü. "Yazan dış dünyadaki bir tartışmasında "Babam bile beni terk etmiş, sen mi gitmeyeceksin?" diye sitem etmişti, hatırlıyor musun?"
Ayça aniden yükselen bir duyguyu görselleştirircesine ayağa kalkan Sylvia'ya bakakaldı. "Hatırlatmış oldun."
Birkaç dakika süren sessizliğin içinde nehri dinleyerek yürümeye devam ettiler.
"Gözlem yapalım Sylvia. Bu yaraları bu yaşa gelmeme rağmen saramamış olmamın yarattığı suçluluğu ifade etmek istiyorum şu an. Sorunun benim dışımda gelişen düzlemlerden kaynaklandığını düşünüyor olmam üzerimdeki sorumluluğu attığı için haz duyuyor olmalıyım."
"Harikasın, devam et."
"Bu sorumluluğu pasif maruziyetten çıkarıp aktif sorun çözücü bir alana taşıyabildiğim ölçüde suçluluk da azalıyor zaten. Sadece failliğin hareket alanını ve repertuvarını genişletmem gerekiyor sanırım. Bu da yine kendimi güçlü, güzel, başarılı, iyi hissettiğim, kendimi olumlayabildiğim ya da ilgimi çeken bir roman okurken, dans ederken, yeni şeyler öğrenirken ya da yazı yazarken olduğu gibi, basitçe akışta kalabildiğim zamanlardan beslenen bir genişleme."
Sylvia ellerini arkasında kavuşturmuş, çok ciddi bir mevzuyu dinleyen bir politikacı gibi kendi adımlarını izleyerek yürüyordu. "Bence geri dönme vaktimiz geldi." dedi usulca.
Her ikisi de kendi düşüncelerini arşınlarken, arkadaşlarının yanına yollandılar.