21 Mayıs 2025 Çarşamba

P°34 - Quantum Kampı (2)

 "Buna kesinlikle stalk denmez! Dense dense antistalk denir! Simya'dan o kadar nefret ediyor ki, günlük rutinlerini takip edip, kendi hayatını karşılaşmayacaklarından emin olduğu şekilde düzenliyor." 

"Güzel kelimeymiş, antistalk". Bruce fazla yemekten şişmiş karnını rahatlatmak için pantolonunun düğmesini açtı. 

"Nefret ettiği filan yok" dedi Ellie. "Eğer bu kadar kafasına takıyorsa hala hisleri var demektir.  Görmek ya da görmemek için, her iki halde de zihnindeki Simya nesnesine bağlılığını kamçılayacak bir çaba veriyor. Henüz hisleri tükenmemiş, kabullenemiyor olmalı." 

"Hisleri olduğunun farkında bile değil ki kabul etsin! Yıllardır Don Juancılık oynamaya o kadar alıştı ki Simya'dan ne kadar etkilendiğini kendine itiraf edemiyor." dedi Jules tabaktaki son sarmayı ağzına götürürken. "Ona laf anlatmaya çalışmaktan benim çenem yoruldu, o kendinden kaçmaktan yorulmadı."

"Amaan kendisi bilir" diye sıkıntılandı Sylvia. Peter Pan sendromlu erkeklerin dertleriyle artık uğraşmak istemiyordu. Gerçi kendi duygularının sorumluluğunu almaktan kaçıp karşılarındaki insandan vesayet bekleyen, ama bu durum egolarını incittiği için ergenlik isyanlarıyla inkar mekanizmalarını çalıştıran kadın-erkek çok insan vardı. Eliyle yüzünün önünde uçan bir sineği kovuyormuş gibi düşüncelerini uzaklaştırarak Ayça'ya döndü : "Seni biraz mesafelenmiş görüyorum bu aralar". 

Ayça'nın uzay boşluğunda asılı kalmış hissettiği birkaç salise geçti. Sohbetin böyle bir viraj almasından hoşlanmamıştı. Kendinden bahsetme isteğiyle değil, birkaç saatliğine de olsa arkadaşlarının hayatlarına karışmaya, farklılaşmaya, ortaklaşmaya, keyif almaya duyduğu ihtiyaçla gelmişti. Konuyu geçiştirmeye çalıştı.

"Yanınızdayım ya işte!"

Ellie gözlerini devirerek Ayça'ya döndü. "Kaçabilirsin ama saklanamazsın tatlım!"

Bruce rakı şişesine uzandı, boşalan bardakları doldururken "Kızlar haklı Ayça" dedi, "bu yemek masasına oturalı iki aydan uzun bir süre geçti. Birkaç kere gelip gittiğini biliyorum ama yazamadın. Her şey yolunda mı?" 

Jules yeter der gibi elini kaldırdı, duble rakı ona çok ağır geliyordu. "Üzerine gitmeyin kadının. Yazmak istediği zaman, yazabildiği zaman yazıyor zaten." 

"Tamam da bizim de bir hayatımız var canım!" diye hayıflandı Ellie. 

"Haklısınız, sizi çok boşladım, ama tüm suçu da bana yüklemeyin lütfen. Siz gelseydiniz, aklımı çalsaydınız, beni zorlasaydınız?" 

Ellie ellerini beline koyup sırtını dikleştirdi. Birazdan ayağından ev terliğini çıkartıp fırlatacakmış gibi bir hali vardı. "Anladık yazan sensin, tamam dışarıda da bir hayatın var, meşgulsun hadi o da tamam ama zihnini boşaltıp bilinç alıcılarını açık hale getirmezsen çağrılarımızı da duyamazsın." Son kelimesinden sonra derin bir nefes aldı, vermeden önce duraksadı, yüzü yumuşadı. "Seni özlediğim için çemkiriyorum, biliyorsun. Ayrıca zihnini dinlendirememenden endişeleniyorum ve bu çoğulcu tarafını unutacağını, bizden uzaklaşacağını düşünüp kaygılanıyorum".

Ayça elini karşısında oturan Ellie'ye doğru uzattı, Ellie'nin eli neredeyse otomatik bir hamleyle Ayça'nınkiyle buluştu. "Özür dilerim" dedi Ayça. "Sizi kaygılandırmak istemiyorum, uzaklaşmıyorum da, söz veriyorum. Sadece bazen hayatın akışı içinde kendime ve size dönmeyi unutuyorum. Bana bunu hatırlattığın için teşekkür ederim." 

Sylvia derinden gelen sakin ama keskin bir sesle sözü aldı. Şüphesiz ki bu gerçeğin sesiydi : "Yazan, kendi içinde kendi kendini hayal kırıklığına uğratıp, kendi pişmanlığını kendin yaratıyorsun. Neden kendini bu kadar suçluyorsun?"

Birden bire yerleşen sessizliği Jules'ün düşen çatalının sesi bozdu. Bruce sinir sisteminin refleksif olarak verdiği sıçrama tepkisini ahenkli bir harekete dönüştürüp ayağa kalktı ve eline aldığı demir çubukla ateşi eşelemeye başladı. Ellie Sylvia'ya, Sylvia Ayça'ya, Ayça da suyla karıştığında şeffaflığını yitiren rakısına bakıyordu. 

"Sylvia, burada bilinçli bir tercih yapacağım izninle. Bu soruyu duymazdan gelmek istiyorum. Açıkçası, kendi içime yıllar boyunca, ister istemez yerleştirdiğim ya da bana yerleştirilen bu mekanizmaların sebeplerini sorgulamak artık bana işlevsel gelmiyor. İnsan mutlak cevaba asla ulaşamayacağını sezdiği bir çemberde dört dönerken buluyor kendini. Neyi neden yaptığımı boşversek de beni eleştirdiğiniz bu eksikliği gidermek üzere yazmaya devam etsek?" 

Sylvia oyuncu ama ermiş bir gülümsemeyle Ayça'ya baktı. "Freud'u terk edip Adler yoluna mı girmeye karar verdin?" diye sordu.

Bruce gürleştirdiği ateşin başından dönüp yerine otururken "akademik referanslarınızı biz köylülere de açıklar mısınız lütfen?" dedi şakayla karışık bir ironiyle. 

Sylvia her zamanki yumuşacık tavrıyla Bruce'a döndü. Bilmediği konulardaki eksikliğini ifade etmekten çekinmiyor olması Bruce'un en sevdiği özelliklerindendi. "Freud kişiliğin temeline bilinçaltındaki çatışmaları yerleştirir ve kişiliğin id, ego ve süperego olmak üzere üç mekanizmadan oluştuğunu öne sürer. Hani çocuklar olur olmaz yerlerde ayaklarını yere vurarak "istiyorum" diye tepinirler ya, işte o id. İd arzular ve hemen tatmin olmak ister, ya da yakıp yıkar ama nedenini ya da nasılını sorgulamaz. Kaç yaşında olursak olalım, sebebini tam olarak açıklayamadığımız, planlamadığımız tepkiler verdiğimizde genellikle idimizi dinliyoruz." 

O sırada ağzına büyük bir baklava dilimi sıkıştırmaya çalışan Jules'ün eline hafifçe vuran Ellie "Mesela Jules tatlıyı kesmesi gerektiğini bildiği halde şu an idini dinliyor" dedi. 

Ağzındaki tatlıyla konuşmaya çalışan Jules "sen de bana süperego dayatması yapıyorsun" diye isyan etti. 

"Harikasınız" dedi Sylvia, "Süperego işte tam olarak bize dışarıdan kural koyan, ya da parmak sallayıp "onu yap, bunu yapma" diyen tarafımız. Bu kuralları zamanla bizler de içselleştiriyoruz. Örneğin çocukların cinsel hazzı keşfettikleri dönemde etraflarındaki yetişkinler "insan içinde orayla oynanmaz!" benzeri cümleler kurarlar. Bizler de bu yaşımızda bile cinselliğimizi kamusal alanlarda görünmez kılmaya çalışırız." Sylvia'nın başkalarının cümlelerini taklit ederken büründüğü karakterler, ses tonu değişimi, mimikleri masayı yeniden canlandırmıştı. 

"Hatta cinsellik konusundaki toplumsal süperego o kadar baskın ki, cinselliğimizi söylemlerimizden bile saklıyoruz." dedi Ellie. "Ahlaki normlar genellikle kulaktan kulağa ya da pratik hayatımızda karşılaştığımız ve sonuçlarını gözlemlediğimiz için içselleştirdiğimiz toplumsal kurallar, yasaklar halinde kişiye geri dönüyor. Bunlar da kişiliğimize süperego baskısı olarak yansıyorlar. Cinsellik konusunun tabu haline gelmesi de bu toplu yok saymayla alakalı olmalı."

"Bunun zararlı bir yok sayış olduğunu düşünmüyorum ben" dedi Jules. "Kimin kiminle nasıl seks yaptığı neden gündelik sohbet konusu olsun ki? Ayrıca bence cinselliği bu kadar doyurucu yapan faktörlerden birisi de mahremliği, kişiler arasında yarattığı özel alan. Tabi bir de karşı cinsin cinsel doyumunu asla tam olarak anlayamayacak olmanın gizemi. Bu kadar çıplak ama bir o kadar da örtük olması yani." 

Ayça gülümsedi. "Cinselliğin çelişkili yönünü harika ifade ettin Jules ama bende iki ön kabulüne karşı çıkma isteği oluşturdu. Birincisi, büyük C ile Cinsellikten bahsederken sadece heteroseksüel ilişkileri düşünüyor gibisin. Belirli bir grup için doğru olsa da kapsayıcı bir tanım olmadı. İkincisi de cinselliğin sadece seks yapmaktan ibaret olduğunu iddia eder gibisin, bence bu hatalı bir görüş. Audre Lorde kendi ifadesiyle siyahi lezbiyen bir feminist olarak erotizmin gündelik hayatımızı şekillendiren bir iktidar mekanizması ve aynı anda özneler için de bir güç kaynağı olduğunu söylemeye kadar vardırıyor işi." 

Bruce  "Harika fikirleriniz var gençler ama bizim konuya dönsek mi? Süperegonun işleyiş alanı cinsellikle sınırlı olmasa gerek" diye hayıflandı." 

Ayça da Jules de aynı anda teslim oluyormuş gibi ellerini kaldırdılar. Bu senkronluk komik bir görüntü yaratmıştı, Bruce da oyuna katıldı. Bir eliyle şapkasını tutarken bir eliyle de görünmez silahını suçlulara doğrultan bir kovboy filmi kahramanı gibiydi. Ciddiyetini hiç bozmadan Sylvia'ya başıyla sen devam et işareti yaptı. Birkaç saniye süren bu roleplay, ortamı bir anda hareketlendirmişti. 

Sylvia çocukların yarattıkları dünyayı gururla seyreden bir yetişkin gülümsemesiyle devam etti: "Ego da işte bu iki katmanı dengede tutmaya çalışan, dışarıya gösterdiğimiz tarafımız. Freud, kimliği oluşturan bu çatışma ortamıyla başa çıkmakta zorlanan egonun çeşitli savunma mekanizmaları aracılığıyla deneyimleri yönlendirdiğini iddia eder." 

"Bilinçaltına itmek dedikleri şey bu savunma mekanizmalarından o zaman, değil mi? " diye sordu Bruce.

"Aynen sevgilim, bilinçaltına itmeye bastırma deniyor. Ego kendisine zarar verecek utanç, suçluluk, aşağılık hissi gibi duyguları ya da yasak arzuları bilincin erişemeyeceği yerlere gömüyor, özellikle de gelişimin ilk evrelerinde, yani biz çocukken, ama bastırılan duygular, arzular bilinç farkında olmasa da davranışlarımızı ya da düşünce modellerimizi, şemalarımızı etkilemeye yetişkinken de devam ediyor." 

"Tabi egonun savunma mekanizmaları bastırmayla ve çocukluk dönemiyle sınırlı değil. İşyerinde sorun yaşayıp evde eşine ya da çocuklarına bağıran insanlar örneğin, yer değiştirme yapıyorlar; ya da sahip olduklarına inanmak istemedikleri kıskançlık gibi duyguları karşılarındakine aksettirerek "O beni kıskanıyor" gibi düşünceler geliştiriyorlar. Buna da yansıtma deniyor." dedi Ayça. 

Bruce Ayça'ya dönerek, "aslında senin bizimle konuşurken yaptığın şey de bir savunma mekanizması değil mi? Daha önce bizim evrenimiz hakkında yazarken "burası benim için bir süblimasyon alanı" yazmıştın" dedi.  

"Haklısın Bruce, burası benim için tek başıma başa çıkamadığım duygularımı edebiyat ya da daha mütevazi olmak gerekirse kelimeler aracılığıyla yücelttiğim bir alandı. Sylvia, Freud'u terk edip Adler yoluna girmeye karar verdin galiba derken buradaki değişimimden bahsediyor sanırım." diyerek Sylvia'ya döndü Ayça. 

Sylvia başını onaylar gibi salladı. "Genellikle konuşmalarımız savunma mekanizmalarının altındaki kaosu iplik iplik açma yönünde ilerliyordu. Bugün belki de ilk defa direksiyonu bilinçli bir şekilde ters yöne kırdın." 

Ayça elindeki bardağın dibinde kalmış şalgamı bardakla birlikte döndürürken sözü aldı. "Adler Freud'un sıkı takipçilerinden biriydi ama zamanla ondan uzaklaşarak pozitif psikolojinin temellerini attı. Freud'un aksine, bardağın dolu tarafını görmeyi tercih edenlerdi." 

Jules alkolle iyice gevşemiş ruh haliyle sırıttı "Polyanna terapisi! Buna varım işte!" 

"Aslında haksız sayılmazsın" dedi Sylvia. "Adler kişilerin çözülmemiş çatışmalarına, bilinçaltına itilmiş travmatik duygu ve arzularına odaklanmak yerine, güçlü yönlerine, değiştirebilecekleri alanlara, dönüşmek istedikleri hallerine vurgu yapılması gerektiğini düşünüyordu." 

Ellie, Ayça'nın artık bitmiş bardağına şalgam doldurmak için uzandı. "Kısacası, önümüze bakalım diyorsun, değil mi?" 

"Tam olarak öyle diyorum, diyerek gülümsedi Ayça. 

Bruce "Buna kadeh kaldırılır işte" diyerek rakı bardağını masanın ortasına doğru uzattı. 

"Yenilenmeye!"