Sylvia elindeki şişeleri masaya bırakırken "Biraz daha buz getirebilir misin Bruce?" diye seslendi. Sofra zengindi, zeytinyağlı fava, sarımsaklı börülce salatası, yaprak sarma, haydari, şakşuka, Girit ezmesi, sigara böreği, peynirler... Boş bir tabağın üzerindeki temiz çatalı alıp tabağın sol tarafına koydu. Rakı, şalgam, ev yapımı meyve suyu. Tastamam rakı sofrasıydı işte.
Bruce bir elinde taşıdığı buz kovasıyla sürgülü kapıyı açtı. Misafir geldiğinde ayakkabılarıyla eve girip çıkabiliyor olduğu için çok memnundu. İçeri girerken arkaya dönük bıraktığı terliği, dışarı çıkarken giymeye çalışırken ayakları karışıyor, tek ayağıyla dengede kalmaya uğraşırken diğer ayağıyla terlikleri döndürmeye çabalıyor, her seferinde dengesini kaybediyordu. "Ellie ve Jules geldiler, soğuk baklava getirmişler." dedi ağzı kulaklarında.
"Mutluyken ne kadar da yakışıklı görünüyor" diye düşündü Sylvia. Gülümsemek insanı daha çekici kılıyordu. Deri kombinezonlar giyip sigara üstüne sigara yaktığı, melankolik şarkılar dinleyip ciddi görünmeye çalıştığı eski günleri aklından geçirdi. Karamsar bile değildi, ümitsizdi, boş vermişti. Kararmış varilin içinde yanan ateşe gözlerini dikti "her şey değişmekte" diye düşündü.
Bruce elindeki buz poşetini masadaki buz kovasına döktü. Masa harika görünüyordu. Sylvia'nın ateşin başında düşüncelere daldığını fark edince geçen hafta topladığı ve kuruttuğu ağaç dallarına doğru ilerledi. Kırmızı karıncaların saldırısına uğramış, her tarafı o hainler tarafından ısırılmıştı. Aloeveranın yapraklarından süzdüğü merhemle resmen banyo yapmıştı. Kestiği odunlardan kalınca bir tanesini alıp ateşe attı. Hala canlı kalan karınca varsa, bu onların cehennem ateşidir diye düşündü, kendi kötücüllüğünden utandı. Suçluluk duygusuyla ateşe bir göz atarken mırıldandı : "Hava çok soğuk değil sanki".
Ellie ve Jules üzerlerindeki montu çıkartmış, yumuşacık görünen polarlara sarınmış, masaya doğru yürüyorlardı. Ellie her zamanki mızmızlığıyla arabayla gelirken önlerine atlayıveren köpek hakkında çemkiriyordu. "Bu insanları hiç ama hiç anlamıyorum. Madem evlat ediniyorsun, onu neden sokağa salıyorsun? Başıboş gezen bu hayvanlara ne olabileceğini neden kimse düşünmüyor? Ya ona çarpsaydık? Ama Sylvia görmen lazımdı, nasıl da tatlı bir şey!"
Jules Ellie'ye sarıldı, gizliden gizliye saçlarını kokladı. "Şimdilik istediğin kadar çemkir, birkaç duble sonrasın bize şarkı söyleyeceksin" dedi gülerek. Bu kadına aşıktı, ona, onu ilk gördüğünden beri aşıktı. Oysa böyle hislerin filmlerde olacağını düşünerek büyümüştü. İnançsızlıkla ördüğü duvarlara tonoz gibi inmişti Ellie. Sürekli iş peşinde koşmaktan bunalıp değişiklik olsun diye başladığı seramik atölyesinde tanışmışlardı. Sadece güzelliği değil, sadeliği, doğallığı, dobralığı, kendini ifade ederken seçtiği kelimelere yansıyan kıvrak zekası, sesinin tınısı, her şeyiyle tanımıştı onu. Tanımıştı, geleceğini öreceği kadını hatırlar gibi, yeniden bulur gibi tanımıştı. Sandalyesini çekti, "Leydim".
"Asıl şarkı söyleyecek Ayça bence, nerede o sahi?" diye sordu Ellie. Sevgilisinin kibarlığı onu yatıştırıvermişti. Şanslı olduğunu biliyor, hissediyor ama kabullenemiyordu. İçten içe sorguları, kaygıları, fon müziği gibi peşini bırakmıyordu. Bu gece onları dinlememeye kararlıydı. Masa harika görünüyordu.
Sylvia ateşin başından seslendi "Hoşgeldiniz kuzularım!" Onlara doğru yürürken ekledi, "Siz biraz gecikince Ayça ırmağa kadar indi."
Cümlesini bitirmeden gölgesi gittikçe kısalarak onlara yaklaşan silüet belirginleşti."Selam gençler" dedi Ayça. Ateşin başındaki Bruce'la kümelendi. "Aşağısı çok soğuk, ırmağın suyu buz gibi".
"Hadi masaya gelin, rakı da buz gibi, şimdi içiniz ısınır" diye göz kırptı Sylvia.